Mektubunuza vaktinde cevap veremedim. Maalesef kâtibim yok. Halbuki ÅŸair, muharrir ve üniversite hocası olarak iÅŸim epey fazla. Lise sınıflarını, vaktiyle efsanevî denebilecek uzak bir çaÄŸda, yani 1918-1919 yılları arasında, benim gibi Antalya'da okuyan ve beni merak eden bir genci hiçbir ÅŸekilde bekletmek istemezdim.
Edebiyatı gerçekten seviyor musunuz? Eserlerimle temasınız var mı? Buralarını bilmiyorum. Mektubunuzda beni layıkıyla okuduÄŸunuzu gösteren bir emareye rastlamadım. Yalnız, lise talebesisiniz ve Antalya'dasınız. Yani 1918-1919 yılları arasında aÅŸağı yukarı benim yaÅŸadığım hayatı yaşıyorsunuz. İşte size bunun için yazıyorum. BulunduÄŸunuz memleketin, belki de orada doÄŸdunuz, hayatımda mühim bir yeri vardır. Sizin sahillerinizde, o denize bakarak, o lodos dalgalarını seyrederek, benim gençliÄŸimde ÅŸimdikinden çok az verimli olan meyve bahçelerinde dolaşırken ilk ÅŸiirlerimi tasavvur ettim ve edebiyattan baÅŸka bir ÅŸey yapamayacağımı anladım. YavaÅŸ yavaÅŸ bir hülya adamı oldum.
Hayatımı herhangi bir antolojide bulabilirsiniz. 1901'de doÄŸdum. Babam kadıydı. Bu yüzden çocukluÄŸum daha ziyade onun Anadolu'da tayin olduÄŸu yerlerde geçti. İstanbul'da iki memuriyet arasında kalıyorduk. Ergani madeninde üç yaşımda iken bir gün kendime rastladım. Çok karlı bir gündü. Ben sıcak ve buÄŸulu bir camdan karla örtülü bayıra bakıyordum. Sonra birdenbire kar tekrar yaÄŸmaya baÅŸladı. Bir çeÅŸit çok lezzetli bir hayranlık içinde kalmıştım. Bu ânı her karlı günde hatırlar ve yaÄŸmasını beklerim.
Ergani'den sonra Sinop'a gittik (1908-1910). Orada denizle dost oldum. ÇocukluÄŸumun en büyük zevki bir berzahta kurulu ÅŸehrin iki yanındaki deniz kıyısında oynamaktı. Tophane tarafında (asıl ticaret limanı) bir yerde DelibaÅŸ diye bir ustanın gemi imalâthanesi vardı. Ben yedi, sekiz yaşımda bu geminin gönüllü iÅŸçileri içindeydim. Fakat arka taraftaki kumlukta dalgaların geliÅŸini seyretmekten hoÅŸlanırdım. Sonradan Åžile ve Kilyos'a benzediÄŸini öÄŸrendim. Hiçbirisi kumluk sahilde dalgaların birbiri ardınca çığlar halinde geliÅŸi kadar güzel olamaz.
Siirt'te uzak daÄŸlara akÅŸam saatlerinde çöken yalnızlığı ve yıldızlı geceleri tanıdım. Yazları çok sıcak olan bu memlekette damlarda yatardık. Yıldızlı gece beni büyülerdi sanki. Sonsuzluk dalga dalga vücudumu ve ruhumu doldururdu. Bir Sümer rahibi gibi muhayyilem hep yıldızlarla meÅŸguldü. Sırrın içinde yüzerdim. Buna akÅŸam saatlerinde uzak daÄŸların o korkunç yalnızlığını, o ezici morluÄŸu ilave edin. Kerkük'te yine damlarda yatardık (1913-1914). Yine gece ve yıldızlar. Åžimdi kaybettiÄŸimiz bu ÅŸehre on üç yaşımda gelmiÅŸtik. Üç evde oturduk. Üçünün de geniÅŸ bahçeleri vardı.
Antalya'ya 1916 sonbaharında geldik. Epeyce büyümüÅŸtüm. Tek başıma, geceleri deniz kıyısında veya kayalıklarda, Hastahanebaşı'nda gezmek hakkım vardı. Karanlık epeyce inip de kayaların gölgesi beni korkutana kadar orada kalırdım. Denizin iki manzarası beni çıldırtırdı. Biri bu kayaların sahile bakan yerinde sabah ve akÅŸam saatlerinde durgun denizin ışığıyla dipteki taÅŸ ve yosunlarla aldığı manzara, biri de öÄŸle saatlerinde güneÅŸ vuran suyun elmas bir havuz gibi geniÅŸlemesi. Bunlar benim muhayyilem için büyük manaları olan ÅŸeylerdi. Bu manalar sade güzel deÄŸildiler, bana bir türlü çözemediÄŸim bir hakikati veya sırrı anlatıyorlardı.
Bir gün İstanbul'a tahsile gönderecekleri gün, Hastahanebaşı'na giden bu manzara ile bir daha karşılaÅŸtım. Fakat büsbütün baÅŸka ÅŸekilde. Dostlarım Ali Kemahlı ile Nail'in evlerine gidiyordum. Bu evle yandaki evin arasındaki boÅŸluktan yine güneÅŸin bütün bir saltanat içinde dinlendiÄŸi durgun denizi gördüm. Hiçbir ÅŸey insana bu kadar yakın ve buna raÄŸmen ezici ÅŸekilde güzel olamazdı. Manzara, söylediÄŸim gibi, benim için yeni deÄŸildi. GideceÄŸim evin denize bakan herhangi bir yerinden Nail ile dama oynadığımız taraçadan da görebilirdim. Fakat o anda yeni bir ÅŸey gibi görüyordum. Bir iki dakika büyülenmiÅŸ gibi bu manzaraya baktığımı hatırlıyorum. Denizin ve aydınlığın dersi miydi? Böyle olsa bile o anda zihnimde herhangi bir vuzuh yoktu. Sadece mühim bir ÅŸey olduÄŸunu biliyordum. Zaten gördüklerimi zihnî hayatıma nakledebilecek bir bilgim yoktu.
O devirlerde bu ÅŸiire adamakıllı kendimi vereceÄŸim devirdi. Çocuk denecek seviyede ve sadece roman okumayı seven bir adamdım. Bununla beraber, çözülmesi gereken psikolojik bir muamma karşısında bulunduÄŸumu ve bunun benim gördüÄŸüm ÅŸeyle kaynaÅŸan ÅŸey arasında halledileceÄŸini sezdim. Bu manzaranın sırrını çözebilsem, çözersem, çözebilirsem kendim için her ÅŸeyi halletmiÅŸ olacağıma kani idim. Fakat henüz çare ve fırsatlara sahip deÄŸildim. Bu ancak büyülenme kelimesiyle anlatılabilecek bir histi. Fakat galiba bu da yetmez, hakikat ÅŸu ki, üzerimde bir türlü çözemediÄŸim bir sır, gelecek zamana ait bir ders tesiri yapıyordu.
1921 yılında tekrar Antalya'ya tatil için döndüÄŸüm zaman bir gün yine Hastahanebaşı yolunda iki evin arasında tekrar güneÅŸle birleÅŸmiÅŸ, güneÅŸin havuzu ve sarayı olmuÅŸ bu su ile karşılaÅŸtım. Manzara sadece muhteÅŸemdi. Fakat bu güzellik bana acayip bir ölüm düÅŸüncesi arasından geldi. Hiçbir ÅŸey bu kadar insana yakın, buna raÄŸmen bu kadar ezici, ondan ayrı olamazdı. Bu, ÅŸiire adamakıllı kendimi verdiÄŸim sene idi. Bir çok ÅŸair okumuÅŸtum. Yahya Kemal'i, HaÅŸim'i tanıyordum. Zannederim ki, o gün kendi ÅŸiirimin benim dışımda örneÄŸini gördüm. Bunu gerçekten anladım mı? Bir insan kendisini ancak hayatının küçük meselelerinden sıyrıldığı yahut onları zihnî bir ÅŸekle soktuÄŸu zaman bulabilir.
Talihimiz içimizde çok gizli bir yerdedir. Fakat ona eriÅŸebilmemiz için çok ÅŸeylerden kurtulmamız lazımdır. Bu, bende çok geç oldu. 1921 yılında ise, ben henüz bu çaÄŸda deÄŸildim. Dilin dışında hiçbir ÅŸeyin üzerinde duramıyordum. Aynı günlerde, yine bulunduÄŸumuz memlekette denizin bir baÅŸka manzarasıyla karşılaÅŸtım. Güvercinlik denen deniz maÄŸarasını gördüm. Bu maÄŸara suyun hücûmuyle, açılıp kapanan aydınlığıyle benim için mühim bir ÅŸey oldu. DediÄŸim gibi, gördüklerimi henüz küçük bir keÅŸif haline getirecek seviyede deÄŸildim. Fakat estetiÄŸimin temeli olan rüya fikri, biraz da bu maÄŸaraya baÄŸlıdır. Huzur romanımda Antalya'dan bahis vardır. Hastahanebaşı'ndaki kayalar, güvercinlik ve deniz, Mümtaz'ın iç hayatının adeta örgüsünü yaparlar. Fakat dikkatli okumak, gizli baÄŸları bulmak lazımdır. Bütün roman bu iç zemin üstüne düÅŸer.
İstanbul denizi ve BoÄŸaziçi geceleri gene bu senelerde gelir. Fakat asıl hayaller dünyanın bir tarafını çocukluÄŸumun yıldızlı geceleri ve insana yalnız nefsinin ve aczinin sembolü daÄŸlar, bir tarafını deniz üzerine anlattıklarım teÅŸkil eder. Bunlar benim ÅŸiirlerimin "algebre" tarafıdır diyebilirim. Yıldızlı gece ve denize, dağın içimizde uyandırdığı yalnızlık duygusundan gittim. Deniz insanla durmadan konuÅŸur. Bununla beraber yalnızlık duygusu benden gitmiÅŸ deÄŸildir. Bittabi bu manzaraları bu ÅŸekilde örebilmem için hayata İstanbul gibi bir deniz ÅŸehrinden bakmam gerekirdi.
Åžiirde ve fikirde ilk ve galiba yüzünü gördüÄŸüm son hocam Yahya Kemal oldu. HaÅŸim'i daha evvel okumuÅŸ ve sevmiÅŸtim. Bu iki ÅŸair bana kendilerinden evvelkileri unutturdular. Yahya Kemal'in derslerinden -fakülte hocamdı- ayrıca eski ÅŸiirlerin lezzetini tattım. Gâlib'i, Nedîm'i, Bâkî'yi, Nâilî'yi ondan öÄŸrendim ve sevdim. Yahya Kemal'in üzerimdeki asıl tesiri ÅŸiirlerindeki mükemmeliyet fikri ile dil güzelliÄŸidir. Dilin kapısını bize o açtı. Bazıları bu tesiri baÅŸka türlü görüyorlar. Hakikatte estetiÄŸimiz ayrıdır. Yalnız millet ve tarih hakkındaki fikirlerimde bu büyük adamın mutlak denecek tesiri vardır. BeÅŸ Åžehir adlı kitabım onun açtığı düÅŸünce yolundadır, hatta ona ithaf edilmiÅŸti. İki defasında da bu kitap bulunduÄŸum yerde basılmadı ve ben bu ithafı yapamadım.
Bende asıl büyük tesir, Fransız ÅŸiirinden ve bu ÅŸiirin, Baudelaire-Mallarme-Valery kolundan geliyor. Fakat bu çizgi de tam deÄŸildir. Gerard de Nerval diye çok mühim bir Fransız ÅŸairini, Hoffmann ve Edgar Allan Poe'yu, Faust'u ile Goethe'yi, Dede Efendi'yi, Mozart ve Beethoven'i, Bach'ı, sevdiÄŸim Fransız ve İtalyan ressamlarını, Fransız "impressioniste" ressamların mühimini, bazı modernlerin payını da ayırmak lazımdır. Nihayet bütün bunlara bence an sevdiÄŸim romancı olan Marcel Proust'u da ilave etmek gerekir. Asıl estetiÄŸim Valery'yi tanıdıktan sonra (1928-1930) yıllarında teÅŸekkül etti. Bu estetiÄŸi veya ÅŸiir anlayışını rüya kelimesi ve ÅŸuurlu çalışma fikirleri etrafında toplamak mümkündür. Yahut da musıkî ve rüya, Valery'nin, "velev ki, rüyalarını yazmak isteyen adam bile azami ÅŸekilde uyanık olmalıdır," cümlesini, "en uyanık bir gayret ve çalışma ile dildeki bir rüya halini kurma," ÅŸeklinde deÄŸiÅŸtirin, benim ÅŸiir anlayışım çıkar.
"Ne içindeyim zamanın" ÅŸiiri, ÅŸiir halini, kozmosla insanın birleÅŸmesini nakleder ki, bir çeÅŸit murakabe (içine dalma) ve rüya halidir. Görüyorsunuz ki, hakikî romanın tesadüfleri ve tuhaflıkları ile alâkası yoktur. Zaten rüyanın kendisinden ziyade, benim ÅŸiir anlayışımda, bazı rüyalara içimizde refakat eden duygu mühimdir. Asıl olan duygu bu duygudur. Musikî burada iÅŸe girer. Çünkü bu duygu musikîÅŸinas olmamak ÅŸartıyla musikî sevenlerde bu sanatın uyandırdığı hisse benzer. Bunu, yaÅŸadığımızdan baÅŸka bir zamana gitmek diye tarif edebilirim. BaÅŸka türlü ritmi olan ve mekanla, eÅŸya ile içten kaynaÅŸan bir zaman.
İkinci ÅŸiir "BoÄŸazda AkÅŸam", ÅŸiirin örgüsünü anlatır. Bu ÅŸiirde realite olarak tek bir bulut vardır. AkÅŸamla bu bulut deÄŸiÅŸir, fakat biraz kavis olur ve ölür. Attığı çığlıklar camlarda tutuÅŸur, fakat biraz sonra tekrar bir yıldız olarak gelir, BoÄŸaz sularında yüzer. Böylece bir bulut, bir obje etrafında bir atmosferin kurulması hikayesi. Burada musikî ile bir benzerlik vardır. Musikî durmadan deÄŸiÅŸir. DeÄŸiÅŸerek aleminizi içimizde kurar.
Bunların dışında ÅŸiirin yapısı, yahut neticeye bizi vardırarak çalışmanın kendisi gelir. Bence ÅŸiir bir ÅŸekil meselesidir. Åžekil her ÅŸeyden evvel dilin vezin ve kafiye ve ÅŸiire ait diÄŸer kaideler yavaÅŸ yavaÅŸ bizde ÅŸahsî bir teknik haline gelirler. Ve dile bu sayede, evvelâ kendi sesimiz, ve biraz da o yolla ve onunla beraber benliÄŸimiz, iç hayat tecrübelerimiz girer. Sesten çok bahsettim; çünkü insan biraz da sestir. Sesimiz nabzımızla deÄŸiÅŸir. Alelade konuÅŸma anında bile -eÄŸer çok umumi bir ÅŸeyden bahsetmiyorsak- sesimiz daima deÄŸiÅŸir. Hislerimiz, heyecanlarımız, bütün iç varlığımız sesimizdedir. Çığlık ÅŸiirin yapısıdır. Bütün mesele dili bir sesin kendisi yapmaktır. Bu, adım adım, yani mısra mısra olur. Åžu halde her mısra ÅŸekildir.
Sanatta hocalarımdan biri olan ve ÅŸiirlerini çok beÄŸendiÄŸim Stephane Mallarme mısraı, "bir çok kelimeden yapılmış hususi bir dalgalanması olan tek ve uzun bir kelime," diye tarif eder ki, çok doÄŸrudur. Valery ise, ÅŸairde kulağın daima uyanık bulunması gerektiÄŸini söyler ki, aynı ÅŸeydir. Çünkü kulağımız ÅŸiir iÅŸlerinde en büyük kontroldür. Bence ÅŸiir meselelerinde en güç ÅŸey, insanın, kulağıyla tam bir iÅŸbirliÄŸi yapmasıdır. O hem sizin olmalı, hem de sizi idare edecek kadar dışarınızda, hâttâ tarafsız olmalı. Ancak bu ÅŸekilde ÅŸiir naÄŸme olur. Bizi his ve heyecanlarımıza esir olmaktan kulağımızın dikkati kurtarır. O yavaÅŸ yavaÅŸ ÅŸiirle aramıza girer, eseri geçici hislerimizin ifadesi olmaktan kurtarır. Dilin hamuruna gerektiÄŸi gibi ÅŸekil vermemizi temin eder.
Åžiir hakkında bu tarz düÅŸünen, onu sonunda insandan ayıran bir adamın niçin roman yazdığını ÅŸimdi bana sorabilirsiniz. O zaman size derim ki, ÅŸiir, söylemekten ziyade bir susma iÅŸidir. İşte o sustuÄŸum ÅŸeyleri hikaye ve romanlarımda anlatırım. Onun için mümkün olduÄŸu kadar kapalı alemler olmasını istediÄŸim ÅŸiirlerimin anahtarlarını roman ve hikayelerim verir.
Åžiir ve sanat anlayışımda Bergson'un zaman telakkisinin mühim bir yeri vardır. Pek az okumakla beraber o da borçlu olduÄŸum insanlardandır. Fakat 1932 yıllarında Schopenhauer ve Nietzsche'yi çok okuduÄŸumu da hatırlatayım. Rüya meseleleri beni Freud ve psikanalistlere götürdü.
İşte sanatım hakkındaki fikirlerimi öÄŸrendiniz. Ne kazandınız? Orasını bilmem. Kendime gelince... İnsan o kadar mühim deÄŸildir. Ben herkes gibiyim.
Bu mektubu biraz da çocukluÄŸuma göndermiÅŸ gibiyim. Bilmem liseniz hâlâ eski yerinde, yani Ambarlı'da mı? Sizinle konuÅŸurken, sizi hep orada tasavvur ettim. Bana vaktiyle olduÄŸum genç adamı hatırlattınız. Onun heyecan ve coÅŸkunluÄŸunu yaÅŸadım. Size teÅŸekkür ederim. ArkadaÅŸlarınıza ve hocalarınıza selam ve dostluklarımı, baÅŸarı dileklerimi söyleyin.
Minnettarım. Mesut ve çalışkan olun, aziz yavrum.